Saadet Partisi, inanç özgürlüğünün  yanındadır
 Saadet Partisi’ndeki göreviniz sebebiyle kamuoyu önüne çıkan insanlardan birisiniz. 
Milli Görüş geleneğinin sevilen büyüklerinden birinin kızı, diğerinin ise gelini olarak 
hayatınızı sürdürüyorsunuz. Toplumda sizi tanıyanlar olduğu gibi tanımayanlar da bir 
hayli fazla. Öncelikli olarak sizi okuyucularımıza kendi sözlerinizle tanıtmak isteriz. 
Nagehan Gül Asiltürk kimdir ? 
Sözünüzün girişindeki sözleriniz için teşekkür ederek bu sorunuzu cevaplamak istiyorum. 
Güzel dinimizde selamı yaymak çok önemlidir. Selamı yaymak demek tanışmaya bir adım 
atmak demektir. Mümkün olduğunca her işimizi dini temeller üzerine oturtmaya çalışırız. 
Bunu başardığımız takdirde ise başta insani ilişkilerimiz olmak üzere hayatımızın bütün 
kademelerinde çok önemli ilerlemeler kaydetmiş olacağız. 1971 Çorum Alacalı doğumluyum. 
Aslen Yozgatlıyım. Babam Yasin Hatiboğlu’nun 1973 senesinde milletvekili seçilmesi 
sebebiyle çocukluğum Ankara’da geçmiştir. İlk, orta, lise ve üniversite eğitimim Ankara’da 
geçmiştir. Ankara üniveristesi Dil ve Tarih Cografya Fakültesi mezunuyum. Bildiğiniz gibi 
babamın görevleri sebebiyle Milli Görüş’ün rahmetli lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan’a 
yakın bir yaşantımız oldu. Erbakan hocamız, bir Anadolu evladı olarak, inançlı insanlara 
dayatılmaya çalışılan şeylere itiraz etmeyi öğretti. Şöyle ki; Cumhuriyet tarihi boyunca 
Müslüman kimliğe sahip insanlara bir rol verilmiş, o insan da o rölü oynamak zorunda 
bırakılmıştı. Rahmetli hocamız, Müslüman kimliğe sahip insanlara “Sana biçilen o rolü 
oynamayacaksın. Gerekirse mücadele edecek ve kendi kimliğini göstereceksin. Layık olduğun 
hayata mücadeleyle cihatla ulaşabilirsin.” demişti. Erbakan hocamız, mücadelenin adresi 
olarak da sivil toplum kuruluşlarını ve siyasi partileri göstermişti. Siyasette hakikaten 
güçlüyseniz, siyaseten bişey yapabiliyorsanız, haklarınızı alabilirsiniz. Dünyaya hakkın hakim 
olması, iyiliğin-güzelliğin hakim olması, çirkine-yanlışa karşı mücedele verilebilmesi için 
Milli Görüş partileri kuruldu. Kısaca Erbakan Hocamızın liderliğinde Milli Görüş hareketi 
sahaya inmiş oldu. Benim de tarih olarak bu işe girmem, üniversite yıllarımda Milli Gençlik 
Vakfı aracılığıyla oldu. Milli Gençlik Vakfı’nın İlk Kadın Kolları’nın kurucularından biriyim. 
Siyasi mücadelemize ilk orada başladık ve bugüne kadar da çok güzel çalışmalara imza attık. 
Evlilik sebebiyle 1993 yılında istanbul’a geldim. Aynı yıl, Refah Partisi İl Yönetim Kurulu 
Üyeliği için davet edildim. Bir müddet İl Yönetim Kurulu üyesi olarak Refah Partisi’nde 
çalışma imkanı da buldum. Türkiye demokrasisinin en çok sıkıntı çeken siyasi hareketi olan 
Milli Görüş’ün Refah Partisi maalesef kapatıldı. Haksız sebeplerle kapatılan Refah Partisi’nin 
ardından Fazilet Partisi kuruldu. Partimizin Teşkilatlanmadan Sorumlu İl Başkan Yardımcısı 
olarak, çalışmalarımıza yeniden başladık. Bu konudaki başarımızla birlikte 1999 yılında 
bizzat Erbakan Hocamız tarafından İl Kadın Kolları Başkanlığına getirildik.Bu görevimiz 
Saadet Partisi’nde de devam ediyor. 
Sayın Asiltürk, Refah Partisi’nin kapatılma süreciyle birlikte Fazilet Partisi’nin de 
kurulduğunu biliyoruz. O süreci okuyucularımıza anlatabilir misiniz?
Refah Partisi’nin kapatılmasıyla ilgili süreç başladığı anda diğer yandan Fazilet Partisi’nin de 
kuruluş çalışmaları da yapıldı. Refah Partisi’ne yapılan haksızlıkları biliyor, kapatılma 
konusunda bir meyilin olduğunu görüyorduk. Yine de bu kadar büyük bir hukuksuzluk 
yapılamayacağını da ümit ediyorduk.  Son noktaya kadar Refah Partisi çalışmalarını yürüttük. 
Diğer yandan da Fazilet Partisi’nin kurulma çalışmaları başladı. Genel Merkezimizin verdiği 
talimatlar doğrultusunda yeni partimizin kurulması için çalıştık. Nitekim haksızlıklarla 
kapatılan Refah Partisi’nin yerine kurduğumuz Fazilet Partisi ile siyasi çalışmalarımız devam 
etmiş oldu. 
Sayın Asiltürk, Milli Görüş Siyasi Hareketi’nin önemli isimlerinden Yasin 
Hatiboğlu’nun kızı olarak Hatipoğlu’nu bir de sizden dinlemek isteriz. 
Bildiğiniz gibi uzun zaman Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkan Vekilliği görevi yapmıştır. 
Aynı zamanda şair kişiliği de var. Milli Görüş hareketi henüz yokken, Çorum Alacalı 
Belediye Başkanı olmuştur.Öğrenim gördüğü hukuk alanında akademik olarak ilerlemek 
niyetindedir.Hukuk Fakültesinde Profesör olan bir hocasıyla görüşmek için Ankara’ya 
gelir.Aynı gün bir başka Profesör ile görüşmekte kısmet olur.Bu Profesör Milli Görüş lideri 
Prof. Dr. Necmettin Erbakan’dır.O gün yaptığı tercih tüm hayatına yön verecektir.Hayatını 
hukuka değil,insanlığın kurtuluşuna adamak olacaktır.O günden sonra Necmettin Erbakan 
hocamızdan ayrılmadı. Milli Görüş davasına yıllardır hizmet etti. Yaşı ilerlemesine rağmen 
halen hizmetine devam ediyor. Kendisinden Allah razı olsun. Hakkını hiçbir zaman 
ödeyemeyiz. Bizim hakkın hakimiyeti için yaptığımız mücadeleye dahil olmamıza vesile olan 
kişidir. Şair olması sebebiyle duygusal,ince, nazik beyefendi bir kişiliğe sahiptir. 
Babanızı  anlatırken, Milli Görüş Lideri Necmettin Erbakan’a bağlılığından bahsettiniz. 
Buradan yola çıkarak sadakatle ilgili ne söylemek istersiniz? 
Bizim ölçümüz Kur’an ve Sünnet’tir. Allah-u Teala, “Sadıklarla beraber olun” diye 
buyuruyor. Dünyayı tercih edenlerle değil, davasına samimiyetle hizmet eden, davasına 
sadakat gösteren kişilerle hareket ediyoruz. Bizim vizyonumuz budur. Babam da bu şekilde, 
Erbakan Hocamın vefatına kadar hep yanında bulunmuştur. En mahrem toplantılarda da 
yanındadır. Hocamın vefatından sonra da Saadet Partimizin Yüksek İstişare Kurulu Üyesi 
olarak davaya hizmete devam etmektedir. Kendisinden, Allah razı olsun. 
Babanız ve rahmetli Erbakan’ı nazarı dikkate alarak, günümüz siyasetçileri mukayese 
edebilir misiniz?
Sizin ve bütün kamuoyunun önünde cereyan eden siyasi hareketlere bir bakın. Önceki 
siyasetçilerdeki, nezakati, zarafeti ve birbirlerine olan tahammülü gözümüzün önüne getirince 
günümüzdeki siyasetçileri hiç hoş görmüyorum. Siyasetle alakalı sadece benim değil, tüm 
toplumun en büyük sıkıntısı budur bence. Yani eskiden siyasette güler yüz görür ve 
rahatlardık. Çok iyi hatırlıyorum Erbakan hocamızı herhangi bir demecinde sinirli ve asık 
suratlı olarak görmemişimdir. Babamı da hatırlıyorum. Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni 
yönetirken, yanlış yaptığını gördüğü milletvekilini nükteyle uyarırdı. Şimdi ise Meclis öyle 
bir duruma geldi ki milletvekillerinin birbirleriyle selamlaşmasını veya tokalaşmayı değil de 
yumruklaştıklarını görüyoruz. İşte biz buna itiraz ediyoruz. Biz bir kardeşler topluluğuyuz. 
Türkiye’nin neresinde olursak olalım sokağımızda, apartmanımızda biz kardeşiz. Yaptığımız 
işlerde işyerlerinde ve Meclisimizde biz kardeşiz. Meclis, bu milletin temel taşıdır. 76 milyon 
insanın vekaleti vardır orada. 550 milletvekili, bu toplumun özüdür. Bu özün, 76 milyonu 
kaynaştırması gerekirken, ayrıştırmasına katlanamıyorum. Meclis’teki bu karamsar tablo 
sebebiyle toplumun tamamının suratı asıktır. Biz onun için, “Saadet Partisi mutlaka Meclis’te 
bulunmalı” diyoruz. Milli Görüş, Meclis’te mutlaka bulunmalı ki siyaset, eski nezaketine ve 
zarafatine kavuşsun. Siyasetin içine tekrar ahlak otursun.  Bakın Meclis Televizyonu artık 
yayın yapmıyor. Çünkü insanlar oradaki olumsuzlukları görmesini istemiyorlar. 
Olumsuzluğun olduğunu, kavganın gürültünün olduğunu ve yapılan yanlışları,alınan yanlış 
kararları halktan gizlemek istiyorlar. 
Sayın Asıltürk, Saadet Partisi’nin kamuoyunda görünen yüzlerinin başında 
geliyorsunuz. Kimi zaman bir protesto gösterisinde, kimi zaman bir basın 
açıklamasında kimi zaman da bir konferansta sizi görüyoruz. Kısaca Milli Görüş’ün çok 
çalışan bir ferdisiniz. Bu aşk ve sevdanın kaynağı nedir? Nedir sizi böylesine büyük bir 
enerjiyle çalışmaya teşvik eden?
Öncelikle iltifatlarınız için teşekkür ederim. İnsanlığın faydasına olacak her şeyde mutlaka 
Mili Görüş vardır. Erbakan hocamız, bundan 46 yıl önce önümüze bir hedef koydu. Bu 
camianın insanlarının şu anda yürüttüğü bütün siyasi çalışmalar bu hedef doğrultusundadır. 
Burada sadece 3 cümleyle hedefi anlatacağım. Yaşanabilir bir Türkiye. Yeniden büyük 
Türkiye. Yeni bir dünya. İşte Erbakan hocamızın hedefi buydu. Bu çerçevede öyle bir siyaset 
yapacaksınız ki 76 milyonun mutluluğunu tesis edeceksiniz. Mutlu insanlarla bu vatan 
kalkınabilir. Refaha ulaşmış insanlarla kalkınma sağlanabilir. Bizim asli görevimiz 76 
milyonun saadetidir. Bu saadet inanç özgürlügünü kapsıyorsa, Saadet Partisi mutlaka inanç 
özgürlüğünün yanındadır. Bu saadet ulaşımda kadının rahatlığını kapsıyorsa, Saadet Partisi 
“Pembe otobüs-metrobüs projesi”yle oradadır.  Bu saadet, zalim karşısına dikilmeyi 
gerektiriyorsa Saadet Partisi oradadır. Mesela geçtiğimiz günlerde yüreklerimizi yakan bir 
fotoğraf vardı. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı değildi ama Türkiye Cumhuriyeti sahillerine 
vurmuş bir Aylan Kurdi fotoğrafı vardı. Bu çocuğa ilk sahip çıkan biz olduk. Biz öyle bir 
organizeyle çıktık ki kamuoyunun karşısına diğerleri bizden sonra ses çıkarmaya başladı. “Bu 
muameleye layık değil insanlar” dedik. Nerede bir sıkıntı varsa Saadet Partili kadınlar 
oradadır. Bizim önümüzdeki hedef 76 milyon vatan evledının huzuru ve mutluluğudur. Yeter 
mi? Yetmez. Öyle bir coğrafyada yaşıyoruz ki kan,gözyaşı hiç dinmiyor.Bölgemizde ve 1 
buçuk milyarlık İslam Alemi’nin mutluluğunu hedefleriz. Çünkü kardeşiniz acı çekerken siz 
mutlu olamazsınız. Bu aynen şuna benzer: Evinizde oturup ailenizle yemek yemeye 
başladığınız sırada komşunuzun evinden gelen çığlığa kayıtsız kalamazsınız. Türkiye sınırları 
içinde yaşarken, Suriye’nin çığlıklarını duyarsanız bütün huzurunuz kaçar. Aksi takdirde 
insanlıktan nasibinizi almamışsınız demektir. Maalesef Ortadoğu tarihinin her döneminde 
herkesin hedefinde olmuş bir coğrafyadır. Yer altı ve yer üstü zengilikleriyle İslam cografyası 
bütün okların hedefi olmuştur. Yeniden büyük Türkiye, yaşanabilir bir Türkiye demek, İslam 
coğrafyasında huzur ve istikrar demektir. Tıpkı ecdadımızın döneminde olduğu gibi, izzetli 
duruşla olur. Amerika’nın kapısında köle olmakla, stratejik müttefik olmakla, düşmanı dost 
bilmekle İzzetli duruş olmaz. Avrupa Birliği kapılarında, “Bizi aranıza alın. İstediğiniz 
herşeyi yapacağız” demekle izzetli duruş olmaz. Şahsiyetli dış politikayla olur. Bölgenin 
abisi olduğunuz zaman, ayağa kaltığınız anda bütün olumsuzluklar biter. Aynı Osmanlı’da 
olduğu gibi. Dünyanın değişik yerlerinde hergün 10 binlerce bebek hayatını kaybediyor. 
Kimisi savaşladan, kimisi açlıktan kimisi de ilaçsızlıktan hayatını kaybediyor. Bunun hesabını 
kim soracak? Biz bunun hesabını soracak Türkiye için çalışıyoruz. Biz onun için 
“Yaşanabilir bir Türkiye, Yeniden büyük Türkiye, yeni bir dünya ve adil bir dünya” 
diyoruz. İdealimiz işte budur. Saadet Partisi, Filistin için, Arakanlı Müslümanlar için ve 
Suriye’deki kardeşlerimiz için çalışıyor çalışmaya devam edecek. Burada bizim de bir 
katkımız varsa ne mutlu bizlere. 
Türkiye’nin eğitimle ilgili sorunlarını yakinen bilen birisiniz. Dolayısıyla Türk Eğitim 
Sistemi’nde 13 yıllı Ak Parti yönetimini nasıl değerlendirmek istersiniz?
Türkiye Cumhuriyetinin son 13 yılına damgasını vuran AKP hükümetleri, maalesef eğitim 
sistemini iyi yönetememiştir. 5 bakan değişmiş her değişikliğin ardından sistem baştan sona 
yenilenmiştir. Eğitim, Türkiye’nin en büyük proplemlerinden biridir. Aslında  ekonomi yi de 
önemliler sıralamasında başa koyabiliriz ancak eğitimle ilgili sıkıntıları gidermedikten sonra 
ekonomiyi zaten düzeltemezsiniz. Ekonominin, ahlaki yapının ve teknolojinin gelişmesinin 
yolu eğitimden geçiyor. Bütün bunların yolunda olması için eğitimin yolunda gitmesi 
gerekiyor. Devletler onun için eğitime sahip çıkıyorlar. Batı ülkelerine bakıyorsunuz eğitim 
en çok bütçe harcanan konudur. İnsana yatırım yaparsanız geleceği inşa edebilirsiniz. Onun 
dışında hiçbir şansınız yoktur. Maalesef Türkiye’nin milli eğitiminin sadece ismi millidir. Bizi 
aslında en çok rahatsız eden de budur. Milli eğitim, Milli eğitim diye diye oturup kalkıyoruz. 
Eğitimimizin milli olmaması bizim en büyük sıkıntımızdır. Okullarda müfredat öyle bir 
müfredat ki, Avrupa Birliği çerçevesinde bizim müfredatımızı Avrupa Birliği’nden gelenler 
komisyonlar oluşturuyor. Böyle milli eğitim olmaz. Buna  en başından itiraz etmeliyiz. Kendi 
müfredatımızı kendi inanç sistemimize kendi medeniyetimize tarihimize, kendi kökümüze 
dayalı  olarak yani milli olarak yapmalıyız. Geçtiğimiz günlerde bir veri açıklandı. Geçen 
sene ilk 100’ün içinde olan üniversitelerimiz bugün 500’lük 600’lük dilimin içinde. Sadece 
bir tane özel üniversite var 200’ün içinde. Bu korkunç bir şey. Dünyaya 600 sene hükmetmiş 
bir ecdadın torunlarıyız biz. Endurunlar bizde kuruldu. Matematiğin mücitleri biziz. Tıbbın 
temelini biz Müslümanlar attık. Ecdadımız eğitime  o kadar büyük önem vermiş ki en ücra 
yerlerde bile yapılan caminin yanına Medrese inşa etmiş. Medrese demek orada eğitimin 
oluşması demektir. Vakıf üniversiteleri kurulmuş. Bu eğitime verilen önemi gösteriyor. Ama 
bugün bakıyorsunuz benim üniversitelerim ki bizim en iyi diye gördüğümüz ünivresiteler 
600’lük dilime ancak girebilmiş. Burada bir yanlışlık var. Bir çarpıklık var. Bu da Bakanlığın 
açıklamasında veri tabanının değişmesinden dolayı Türk üniverisitelerinin sıralaması düşmüş. 
Biz de  bir vatandaş olarak bunu sormaya hakkımız olduğunu düşünüyoruz. Dünyanın veri 
sistemi değişiyor, dünyadaki öncelikler değişiyor, dünyadaki üniversiteler başka başka 
makalelere başka başka araştırmalara yöneliyor da niye benim üniveristelerim geriden takip 
ediyor?  O zaman o konularda benim üniveristelerim de araştırma yapsın. Türkiye’de öyle bir 
çıkmaz noktasında ki bir örnek daha vereyim. Piyasa rekabetinde Türkiye 6 kademe aşağıya 
düşmüş Hindistan 16 kademe yukarı çıkmış. Bu piyasa rekabeti denilen şey ne 
biliyormusunuz? Tamamen üniveristeler de yapılan araştırmaların oluşturduğu sistemle 
piyasayı hareketlendirme çabasıdır. Benim ülkem 6 kademe aşağıya düşüyor ama Hindistan 
16 kademe üste çıkıyor. Evet çocuklarımız üniversite sınavlarına giriyorlar ama üniversite 
sınavına sadece işsizliklerini 4 sene daha uzatmak için giriyorlar.  Çünkü benim gencim 
biliyor ki üniversiteyi bitirdiğinde işsizlikle karşı karşıya kalacak.Hiç değilse  genç nüfusun  5 
kişiden bir tanesi işsiz. Bizim en büyük yatırım aracımız en büyük sermayemiz genç 
nüfusumuzdur. Bundan 30 sene sonra  artık o genç nüfus ta kalmayacak. Halbuki biz bu genç 
nüfusu üretime çevirsek üretime yönlendirsek inanın ki Türkiye’ye büyük bir ivme 
kazandırırız. Üniversiteyi bitiren gencimiz, ülke dışına kaçmayı hesaplıyor. Burada gelecek 
görmüyor kendisine. Okul sayısının çoğatılmasıyla iş bitmiyor. Hükümet, imam hatip 
okullarını açmak ve okulların sayılarını çoğaltmakla övünüyor. Doğru bir şey değil ki. 
Buradaki mesele eğitimin kalitesini yükseltmektir. Üniversite sınavına giren öğrencilerin 
bilmem kaç yüzbini sıfır çekiyor. Demek ki bir yanlışlık var. Öğrenciye ve öğretmene yatırım 
yapan bir mili eğitim politikasının olması gerekiyor. Burada öğretmenin önemine vurgu 
yapmadan geçmek istemem. Şu an Türkiye’de eğer biri iş bulamamışsa, öğretmenlik yapıp 
kendini garantiye almak gibi bir şeye yönlendirdi. Yani öğretmenlik o kadar değişik bir 
noktaya geldi ki, eğer bir üniversite okuduysanız ve iş bulamıyorsanız “Bari öğretmenlik 
yapayım” deniliyor. Böyle olmaz. Türkiye’ye yapılabilecek en büyük kötülüktür bu. 
Öğretmenlere öyle bir statü kazandırmalısınız ki “Öğretmen geliyor” denilince herkes ayağa 
kalkmalıdır. “Bana bir haf öğretenin 40 yıl kölesi olurum” düsturunu duyduk ecdadımızdan. 
Biz öyle bir anlayıştan geliyoruz. Önce öğretmene itibar kazandırmalıyız. İlk önce öğretmeni 
doyacak. Kendi donanımımıyla, kendi bilgi birikimiyle etrafına ışık saçacak. Sonra maddi 
manada öğretmeni o kadar iyi bir noktaya getireceksiniz ki geçim derdi yaşamayacak. . 
Öğretmenin eline verdiğiniz çocukları daha ileri nasıl götürebileceğinin hesaplarıyla 
uğraşacak,başka bir şey değil.
Ekonomiyle ilgili düşüncelerinizi de almak isteriz. 
Biz öyle bir siyasi partiyiz ki,seçimden seçime çalışan diğer siyasi partilere benzemeyiz. 
Sadece seçimden seçime 2 ay önce 3 ay önce araziye inen teşkilatlardan değiliz. Biliyorsunuz 
1 Kasım’da seçim olacak. 2 Kasım’da “Hadi bakalım bundan sonra ne yapıyoruz?” diyerek 
toplantılarımıza başlarız. 3 Kasım Salı günü mutlaka ilçe başkanlarıyla toplantımız var. 39 
ilçemizle oturucağız, seçmin değerlendirmesini yapacağız. Eksikliklerimizi bularak, neleri 
güzel yaptğımızı tespit edeceğiz. Sistemli organizeli kararlı azimli hepsinden önemlisi inançlı 
bir topluluğuz. Biz herşeyden öte kulluk görevimizi yerine getiriyoruz. Allah-u Teala’nın 
“İyiliği emredip kötülükten sakındırcaksın” diye buyurduğu, hayırlı topluluk olmaya 
çalışıyoruz. Bizim kamuoyu araştımalarına ihtiyacımız yok. Biz toplumun nabzını zaten 
tutuyoruz. Her dönem ev sohbetleri yapyoruz, çay sohbetlerinde bulunuyoruz. İnanın kimin 
kapısını çalsak hepsinin özelikle vurgu yaptığı bir nokta var. İşçisi memuru hepsi “Allah razı 
olsun Erbakan’dan. Eğer işçiye, memura o dönemde yüzde 150’lik zam yapmasaydı biz 
bugün sıfır noktasındaydık.” Diyorlar. 1997’de 1996’da bu zammı millete vereceksiniz. Bu 
millet halen o zammı yiyecek. Ondan sonra yapılan bütün zamlar yüzde 3 yüzde 5 hele de bu 
son 13 yılda 3 artı 3 veya 2 artı 2 zamları görüyoruz. Erbakan hocam, 26 Haziran’da işbaşına 
geldiğinde 1 Temmuz’da  maaş zamları konuşulacaktı. İşveren sendikaları ciddi bir hazırlıkla 
geldiler. O zaman yüzde 20 isteyen sendikalar ya da memurun hakkını koruyacak kurumlar 
var Erbakan hocamın karşısında. Hocama “Yüzde 20 istiyoruz” dediklerinde “Siz bunu mu 
layık görüyorsunuz çalışınınıza?” diyor hocam. Biz “Yüzde 50 veriyoruz” diye de ekliyor. 
Şimdiki sendikalar bırakın yüzde 20 istemeyi, yüzde 2 buçuk arası alıyorlar.Toplum öyle bir 
noktaya getirilmiş ki, hak koruma diye bir şey kalmamış. Hükümet 2 buçuk isteyebilir. 
Memurun işçinin temsilcisi orada masaya yumruğunu vuracak noktada olmalıdır. Son olarak 
3 artı 5 veya 6 çıkıyor. Başbakan, 7 Haziran seçimlerinde önce dedi ki “Emeklimizi 
rahatlatacağız” Rahatlatmanın ne olduğunu sonradan gördük. Meğer bin lira seviyesindeki 
emekliyi bin 100 lira seviyesine çıkaracaklarmış. Türkiye’de şu anda açlık sınırı, bin 350 lira 
civarındadır.Türkiye’de 2 milyon emekli, 5 milyon asgari ücretli, her birinin evinde 
kendilerinden başta 3 kişi varsa,hesaba göre Türkiye2nin yarısından fazlası açlık sınırının 
altında demektir. bu da yapar 28 milyon insan demektir. Şu an Türkiye’de resmi olarak 28 
milyon insan açlık sınırının altında yaşıyor. Milletimizin çok ciddi bir oranını bu açlık ve 
sefalet sınırının altında bırakacaksınız sonra da çıkıp seçim beyannamenizde “Asgari ücreti 
1300 liraya çıkaracağız” diyeceksiniz. Biz de o zaman söyleriz işte, “Sayın Başbakan bu 
yapılabilir bir şeydi de elinizi kolunuz bağlayan mı vardı?” Niye beklediniz bu vakte kadar? 
Biz asgari ücreti 1500 lira yapacağız. Bu asgari ücretin mutlaka refah seviyesine çekilmesi 
gerekiyor. Refah seviyesi açlık sınırının üstü demektir. Asgari ücretten vergiyi de 
kaldıracağız. Bu vaadimiz hiçbir partinin beyannamesinde yoktur. Zengin ile fakirin aynı 
oranda vergi ödediği bir başka ülke yoktur. Ekonominin düzelmesi için baş şart adil bir 
ekonomik sisteminin kurulmasıdır. Bize dayatılan “capital system” faizci sistemle ancak 
sömürü düzeni olur. Öyle bir noktaya geliyorsunuz ki tamamen üretimden çıkmış tüketime 
yönetilmiş toplum çıkıyor karşınıza. Biz faizsiz ekonomik sistemi oluşturmak istiyoruz. 
Üretime dayalı bu sistemin altını kırmızı çizgilerle çiziyoruz. 
Rahmetli Necmettin Erbakan’ın ağır sanayi hamlesi söylemleri vardı. Ayrıca MÜSİAD 
ve ASKON gibi iki büyük kuruluşun da Türkiye’ye kazandırılmasında emeklerini 
görüyoruz. Erbakan’ın ağır sanayi hamlesi ve biraz önce saydığım kuruluşların 
oluşumundaki emekleri gözönünde bulundurulunca, 13 yıllık Ak Parti hükümetlerinin 
katkısı olup olmadığını söyleyebilir misiniz?
Bu işlerin çıkış noktası, Türkiye’nin bölgede ve dünyada söz sahibi ülke olmasını sağlama 
amacının güdülmesidir. Bu amaca ulaşmak için güçlü ülke olmalısınız. Kendi ayaklarınızın 
üstünde durmayı öğrenmeniz gerekir. Kendi ayaklarınızın üzerinde durabilmeniz için de güçlü 
bir ekonomiye sahip olmalısınız. Bu güçlü ekonomi rahmetli Erbakan Hocamızın ağır sanayi 
hamlesi söyleminden geçer. Milli Görüş hareketinin başlangıç noktası ekonomik temellere 
dayanır. Müreffeh bir Türkiye ortaya koyacaksınız. “Ağır Sanayi Hamlesi” tabiri Milli 
Görüş’ün zikretmesiyle devlet literatürüne girmiştir. “istikrar istikrar” diyerek Türkiye’yi bir 
yere götürmeye çalışıyorlar. O istikrarın tek kaynağının da tek parti yönetimiyle geleceğini 
savunuyorlar. Biz buna şiddetle itiraz ediyoruz. Çünkü, biz 73’te CHP ile koalisyon kurduk. 
Orada yaptığımız hizmetler ondan sonraki hiç bir hükümet döneminde yapılmadı. 1996’da 
Doğruyol Partisiyle hükümet kurduk. O dönemde de yapılan hizmetler cumhuriyet tarihinde 
hiçbir hükümet tarafından yapılmadı. Demek ki mesele tek parti iktidarı meselesi değilmiş. 
Mesele bulunduğunuz yerde sağlam durabilime ve politikalarınızı milletiniz için yapabilme 
meselesidir. Milli Selamet döneminde 40 küsur milletvekiliyle ağır sanayi hamlesini başlattık. 
250 tane fabrikanın temelleri atıldı. Aslında meselenin temeli budur. Eğer o zaman o ağır 
sanayi hamlesi gerçek manada bizim programa koyduğumuz şekliyle yürütülebilseydi, bugün 
Türkiye’de terör belası denilen şey olamayacaktı. O kadar birbirine bağlı ki bu politikalar, 
Türkiye’nin bir haritası çıkarıldı, o haritada her bölgeye kendi yeraltı ve yer üstü 
zenginliklerine göre bir fabrika hedefi konuldu. Doğuda bir sürü fabrikanın temeli atıldı. 
Oradaki insanlar eğer o gün o fabrikalarda çalışır hale getirilmiş olsaydı, bugün dağlardaki 
insanlar fabrikada çalışır, devlet ona sahip çıkar ve ekmek verirdi. O pozisyonda olsaydı bu 
insanlar, şu an dağlarda bulunmazlardı. Özelilkle doğunun kalkınması Erbakan hocamın 
ısrarla üzerinde durduğu konulardan biriydi. Eğer bugün doğu kalkınmış olsaydı, üzerimize 
oynanan oyunlar tutmayacaktı. Biz diyoruz ki “Kalkınmış bir Türkiye’nin her yerinde fabrika 
bacası tütecek. Beyannamemiz öyle bir sistematik o kadar güzel bir şekilde ifade ediliyor ki 
Türkiye’nin kalkınması bölgesel projelerle olacak. Şimdi mantar gibi her yerde üniversiteler 
bitirdik. Dünya kadar üniversitemiz var. Her ilde bir üniversite var şimdi. O üniversitelerin 
göreve çağırılma zamanı geldi. O üniversitelere denilecek ki, “Hadi bakalım bölgenizin 
kalkınması için hemen bir araştıma yapın. Sizin bölgenizin kalkınması için neye ihityacı varsa 
bize rapor sunun” bakın o zaman nasıl oluyor? Üniversite çalışmaya başlıyor. Proje üretmeye 
başlıyor. Plan üretmeye başlıyor. Sivil toplum kuruluşları ASKON, MÜSİAD veya başka bir 
kuruluşa deniliyor ki “Ağrı da ağır sanayi hamlesini başlattık ve siz de buna destek 
olacaksınız. Herkes elini taşın altına koyacak.” Oradaki sanayici zengin kişiler yatırım 
yapanlar toplanacak denecek ki “Hadi bakalım elini taşın altına koyma vakti. Üniversite proje 
üretecek. Sivil toplum kuruluşları teknik elemanlarıyla şusuyla, busuyla bu projeye destek 
olacak.İşadamları göreve çağrılacak.Sermayesini ortaya koyacak. Devlet teşviklerini 
artıracak.  Destek olacak ve o bölgede yeraltı zenliği varsa o yeraltı zenginliğinin işlenip 
sanayiye dönüşmesi gerçekleştirilecek. Dünya Basın Mensupları Derneği (DBMD) ve diğer 
basın dernekleri aracılığıyla basın mensuplarına oradanda halka iletilecek.Bizim milletimiz 
vatanını sever, toğrağını sever. Niye memleketini bırakıp da İstanbul’a gelsin? Bakın 
anlattıklarım hayata geçirilmiş olsa bir anda bir çok sorun çözülmüş olacak.Üniversite bilim 
üretmeye başlayacak,bilim adamlarımızın,gençlerimimzin kendine güveni gelecek,STK’lar 
etkinleştirilip üretime katkı sağlayacak,iş adamları kendi bölgelerinde devlet desteği ile 
yatırım imkanı bulacak,o bölgenin kaynakları değerlendirilecek ve bunların yan sanayileri 
geliştirilecek,gençler iş bulacak,işsizlik sorunu çözülecek,doğduğu yerde doyan göç etmek 
istemeyecek,göç problemlerinin önüne geçilecek. Biz bunu yaptık. Bir kere daha yaparız 
Allahın izniyle. Türkiye’nin kalkınması için buna ihtiyaç var. Bakın dün bir haberi takip 
ettim. Diyor ki, “İstanbul’da nakliye için kamyonların kullandığı yerde şu anda 5 bin TIR 
Doğu ve Güneydoğu’daki terör olayları sebebiyle iş yapmadan bekliyor. Doğu’ya, 
Güneydoğu’ya gidecek malların gönderilememesi sebebiyle 5 bin kamyoncu esnafı evine 
ekmek götüremiyor. Bu sadece kamyoncu esnafıyla da sınırlı kalmıyor o insanların malını 
götürecekleri esnaf da işadamının da sıkıntısını ortaya çıkarıyor. İşin enteresan tarafı bu haber 
dahi medyada doğru dürst bir şekilde yer bulamıyor. Aynı haberde kamyoncu kardeşlerimizle 
röportaj yapıyorlar diyor ki “Doğuya Güneydoğu’ya iş götüremediğim gibi, batıda da 
çalışamıyorum. Benim plakam doğu plakalı, batıdaki herhangi bir yere gidemiyorum. Oradaki 
halk beni taşlıyor”Geldiğimiz noktaya bakar mısınız? Türkiye’nin kardeşliğinin hangi noktada 
olduğunu görüyor musunuz? Biz bu değiliz. Bu olmamalıyız. Biz öyle bir topluluğuz ki, 
Malazgirt’te bu toprakları birlikte inşa eden topluluğuz. Batıdaki kardeşim, için de aynı 
mikrofonu tuttular “Benim plakam Konya olduğu için Diyarbakır’a almıyorlar. Beni 
taşlıyorlar” diyor. Türkiye bu noktaya nasıl geldi? Aman ya Rabbim yani bizim bütün 
itirazlarımız o kadar haklı itirazlar ki sadece kuru itirazla uğraşan bir siyasi parti değiliz. Proje 
ortaya koyuyoruz.
Ak Parti’nin “2023 vizyonu” şeklinde bir sloganı var. Bu sloganla Türkiye’nin 100. 
Yılına işaret ettiklerini söylüyorlar. Ancak detay verilmiyor. Sizin bu slogandan 
anladığınız nedir?
Tabii bununla ilgili söylenen çok şey var. Artık Lozan’ın süresinin dolmasıyla alakalı olduğu 
dillendiriliyor. Büyük Ortadoğu Projesi denilen projenin de sonlandırılacağı tarihmiş gibi 
geliyor bizlere. Biz bunu Büyük İsrail’i kurma projesi olarak görüyoruz. Adım adım 
uygulamaya konulduğu tarihi bize Erbakan Hocam bize ders olarak anlatırdı. Ben defalarca 
dinledim kendisinden.  Lozan’da topla tüfekle yıkamadıkları bu millete bir hahamın 
tavsiyesiyle Haim Nahum denilen bir hahamın tavsiyesiyle bir ara verildi. O haham, 
“Bunlarda bu iman gücü varken, sizde ne kadar top-tüfek olsa da siz bunları yenemezsiniz. 
Gelin sözümü dinleyin bunları önce aç bırakın. İşsiz bırakın. Borca esir edin ve dinlerinden 
uzaklaştırın. Bölüp parçalayın bitirin. Anca bunları böyle yıkarsınız” demiştir. Bakın Türkiye 
Cumhuriyeti tarihinde Türkiye’nin borcu hiç bitmemiştir. Borca esir edilmiş, emir alma 
pozisyonunda olmak için Türkiye işsizleştirilmiştir. İşsizlik noktasında gelinen noktaya bakın. 
Sistem tamamen fakiri ezme, zengini zengin yapma sistemidir. Eğer daha müreffeh olma, 
daha refaha kavuşma için borçlanacaksak, bu millet seve seve borçlanır. Hatta aç kalır. 
Mesela biz desek “Ağır sanayi hamlesi başlatıyoruz. Ey milletim çıkar bakalım bütün 
tasarruflarını” Yemin ediyorum bu millet bir tanesini geride  bırakmaz. Vatanı, milleti için 
ortaya herşeyini koyar. Şu anki borçlanma o borçlanma değil. Şu anki borçlanma esir 
borçlanmasıdır. Bunun altını çizmek lazım. Gelinen noktada insanları evsiz ve işsiz bıraktılar. 
Bu milleti aç bıraktılar. Biraz once yuvarlak hesap yaptık 30 milyon asgari ücretlisini, 
memurunu, katıp 4 kişilk bir aile açlık sınırının altında yaşıyor demiştik. İşte o ülke aç yaşıyor 
demektir. İşsiz bırakıldı. Dinden uzaklaştırıldı. Bu çok önemli, dinden nasıl uzaklaştırıldı öyle 
bir noktaya geldi ki din artık tartışılır hale getirildi. Dini tartışmaya açılamaz dinin kaynağı 
nedir? Kur’an ve Sünnet’tir. Şuan öyle bir noktadaki herkesin farklı bir yorumu var. Avrupa 
Birliği’ne uyum yasaları çerçevesinde artık zina serbest olmuş. Domuz kasaplık et statüsüne 
alınmış. Üreticisine teşvik veriliyor. Benim ülkemde inanılır gibi değil ama oluyor işte. Çok 
afedersiniz eşsinsellikte artık tamamen serbest. Yani Türkiye hangi noktaya gidiyor? Bu ülke 
dinden uzaklaştırıldı. Artık ahlaki noktada çok büyük yozlaşma var. Çok enterasan çok basit 
bir örnek bizim toplumumuzun geldiği noktayı göstermek amacıyla bundan 5-6 sene önce 
yurt dışında metroya bindiğimde küçücük ortaokuldaki belki ilkokul çocukları oturuyorlar ve 
80 yaşındaki bir hanımefendi ayakta gidiyordu.  Aman Allah’ım, bu nasıl bir şey? Allah’a 
hamd olsun bizde böyle birşey yok demiştim. Artık bizim çocuklarımız da yaşlılarına yer 
vermez durumda. Artık öyle bir noktaya geldik ki dünden uzaklaştırma değil, artık ahlaki bir 
takım medeniyet değerlerimizden uzaklaştık. Şimdi 100 senelik boyutuna gelelim. Büyük 
Ortadoğu Projesi denilen nokta aslında Margarit Teacher’in 1990’da NATO’da yaptığı 
konuşmada var. Diyor ki Teacher, “Artık Sovyetler Birliği yıkıldı. Artık bizim NATO’nun 
mücadele edeceği bir güç kalmadı. Bir zihniyet, eğer düşmanı varsa hayatta kalabilir. Onun 
için bizim kendimize yeni bir düşman seçmemiz lazım. O da İslam olmalı” Dikkat edin 
90’dan itibaren baktığınızda Büyük Ortadoğu Projesi adı altında bir proje koydu ortaya. Artık 
ülkelerin sınırları değişebilir. Adım adım ilerliyorlar. Son nokta tarihini bilmiyoruz. Allah 
bilir, Büyük İsrail’in kurulmasına kadar götürülebilir olay. Şunu çok açık ifade edelim, evet 
onların bir oyunu olabilir ama “Allah-u Teala’nın oyunu öyle büyüktür ki onun önünde hiçbir 
şey duramaz. Onun için biz mücadeleyi yapıyoruz. Onların oyunu var ama burada Hakk’ın 
tarafında olanların da mücadelesi var. Biz bunu ortaya koyuyoruz. Onun için Irak işgaline 
itiraz ediyoruz. Bakın çok enterasan, dış gelişmeleri kimse önemsemedi. Şu 10 senedeki 
gelinen nokta Irak, Libya, Yemen ve Mısır’da yaşananlar, Suriye’dekiler ve şimdi de 
Türkiye’nin doğusu ve güneydoğusunda yaşananların hepsi bir planın parçasıdır. Bu bir 
oyundur. Aktörleri var. Maalesef aktörlerden biri de bu ülkenin başbakanı şimdiki 
Cumhurbaşkanı’dır. Kendi ifadesiyle açıkça Büyük Ortadoğu Projesi’nin Eş 
Başkanı’dır. Çok açık ortadadır.  Biz istifa ettiğini veya görevi verdiğini duymadık. Mesela 
İspanya Devlet Başkanı, Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanlarından biriydi. Görevini 
bıraktığını ifade etti. Ama Tayyip Erdoğan, halen Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanıdır. 
İktidara ilk geldiklerinde bizzat beyanında diyordu ki “Diyarbakır’ı Büyük Ortadoğu 
Projesi’nin başkenti yapacağız” Bunlar önemli açıklamalardır. 
Sayın Asiltürk, sohbetimizin bu kısmına kadar ekonomiden, inanç özgürlüğünden, 
sanayileşmeden ve eğitimden bahsettiniz. Fikirlerinizi büyük bir heyecanla dinledik. 
Basın-yayın sektöründeki çalışanlarla ilgili ne gibi değerlendirmelerinizin olacağını da 
merakla bekliyoruz. Basın-yayın sektörünün sıkıntılarıyla ilgili neler söylemek 
istersiniz?
Biz Saadet Partisi olarak, gazeteci dostlarımızı önemsiyoruz. Şunu ifade etmek isterim ki, biz 
geçen dönemde de milletvekili adayıydık. Her seçimde uygulamaya çalışıyoruz. Bu dönemde 
de özel çalışmamız basın-yayın üzerine olacak. Mesela bakıyoruz, ulusal basın bizimle 
ilgilenmiyor. Maalesef şu anda sermayenin elindeki basında,devletin basın organlarıda 
hükümetin emrinde.Kimisi de hükümetin elinde. Maalesef bizim hayat bulma şansımız 
kalmıyor. Ama hiç mühim değil. Bizim onurlu, vicdan sahibi yerel basınımız var. İstanbul’un 
39 ilçesindeki bütün yerel basını, tek tek ziyaret ettik. Kadın milletvekili adayları olarak tek 
tek ziyaret ettik. Bizimle fikri olarak hiçbir ortak yanı olmayanlara, “Haberinizi basmayız” 
diyen gazetelere de ziyaretler gerçekleştirdik. Bizi kabul ettiler. Başta bahsettiğim gibi, bizi 
tanıdıktan sonra haber yapmak zorunda kaldılar. Yani onun için basın bizim için çok çok 
önemlidir. Şu an Türkiye’de basının geldiği nokta çok işler acısı bir yerdir. Hemen her 
dönemde çok kötüydü. Genelde basın özgürlüğü noktasında Türkiye hep kötü yerlerde 
bulundu. Ama şu dönemdekinden daha kötü hiçbir zaman olmadı. Onun için biz bu dönemde 
yaşanan sıkıntıları da kıstas olarak görmüyoruz. Biz ısrarla şunu ifade ediyoruz. Bizim 
iktidarımızda yasal düzenlemelerle sermaye sahiplerinin medyayı elinde tutmasına müsade 
etmeyeceğiz. Bu basına yapılacak en büyük iyiliktir. Herkes kendi işini yapacak. Sermaye 
sahibi, sanayici ise ticaretle uğraşıyorsa ticaretini yapmaya devam etsin. Basınla uğraşacak 
kişiler, bu işi sahiplensin ve hiç bir şekilde başka işlerle uğraşmasın.Ancak bu şekilde basın 
asli görevine dönmüş olur ve halkın doğru haber alma sorumluluğunu yerine getirebilir.İş 
adamı bu tür işler, ticari ilişkilere giriştiği zaman, bu sefer araya ihaleler giriyor, bu sefer 
ihaleyi almak için hükümetin sözcülüğünü yapmak zorunluluğu ortaya çıkıyor. Hani özgür 
basın? Özgürlük uçup gidiyor. Bu insanların haklarını savunma, insanların sıkıntılarını 
topluma duyurmak sadece bi yerin sözcülüğüyle oluyor. Sermayenin medya sahibi olması 
engellenecek. Böyle olduğu zaman zaten özgür basından söz edebilirmisiniz. Böylece, sektör 
kendini zaten bir iki adım öne taşımış olacak. Özlük hakları konusuna da beyannememizde 
yer verdik. Basını çok önemsiyoruz. Özlük hakların iyileştirilmesi ücretlerin iyileştirilmesi, 
bizimle gerçekleşmiş olacak.Basın açısından en önemli  nokta ise, kişisel haklara tecavüz 
aracı olarak kullanılmasıdır. Basının saldırgan tutumundan bir an önce kurtullması için bazı 
düzenlemeler yapılmalıdır.Her basın mensubu da bunu yapacak şekilde bütün yasal 
düzenlemeler gerçekleştirilecektir. O zaman zaten basının önünden bütün engeller kalkmış 
olacak. Erbakan hocamızın zamanında yanımızda olan çok fazla bir medya aracı yoktu. Tam 
tersine, sürekli Erbakan hocamla alakalı olumsuz şeyler gündeme getirilirdi. Erbakan hocam 
hepsini tebessümle karşılardı.
Haklısınız sayın Asıltürk. Bu sözünüze küçük bir katkıda bulunmak isterim. O günleri 
ben de hatırlıyorum. Rahmetli Erbakan, iktidara geldiğinde basının büyüklerinin 
kullandığı krediler, ellerindeki bankalarla ilgili bir düzenlemeye gitmişti. İsmini çok iyi 
hatırladığım ancak vermek istemediğim bir gazete manşetinden “Bu hükümet 90 gün 
içerisinde gidecek” demişti. Hakikaten o uğraşılar diğer büyük gazetelerle birlikte 
gelmiş ve hükümet gitmişti. 
İşte sizin de dediğiniz gibi hükümetleri getirip, hükümetleri götüren bir medya etkisi var 
maalesef.Herşeyin olması gerektiği noktada tutmak lazım. Bir şeyin iyileşmesini isityorsanız, 
“Acaba nasıl hoşgörür?” değil de olması gerektiği gibi hareket etmek gerekiyor. Genel 
başkanımızın açıkladığı beyannememizde de “Herkes kendi işini yapacak” diyoruz. Kendi 
işini yaptığında özgür basın gerçekleşmiş olacaktır. Refahyol Hükümeti”nin yıkılması 
noktasında çok önemli iki sebep vardı. Biri “Havuz sistemi” ikincisi de “D-8” projesiydi. İlk 
sebep içteki şer güçleri, ikincisi ise dıştaki şer güçleri rahatsız etti. Havuz sisteminin 
kurulması sermaye gruplarının hortumlarının kesilmesi demekti. Havuz sistemi oluşturulduğu 
için, onlara akan kaynaklar millete akmaya başlamıştı. Bu vesile ile milletin evlatlarına 
memurlarına işçilerine emeklilerine yüzde yüz ellilere varan zamlar yapılabilmiştir. Sistem 
budur olması gereken de budur. Yani onun için inşallah herekes kendi işini yapacak herkes 
rahat edecek herkes huzur içinde olacak inşallah.
Necmettin Erbakan Profesör, Sayın Kamalak da bir profesör. Şimdi siz burada 
üniversitelerden bahsederken sanıyorum ilmi konulara bundan dolayı da çok önem 
veriyorsunuz. Kendini geliştirmiş,  üniversite hayatında üst kademelere çıkmış Kamalak 
ile Erbakan’ı karşılaştıracak olursak, nasıl bir fark var? 
Genel başkanımız çok büyük fedakarlıklarla bu görevi yürütmektedir. Teşkilatlara güç veren, 
enerji veren ve herkesten çok koşma gayretinde olan biridir genel başkanımız.Genel 
başkanmıza bu vesileyle teşekkür etmek isterim. Teşkilatlar önlerinde böyle bir rol-model 
gördüğü zaman motive olur. Daha çok koşulması gerektiğinin farkına varır. Biz şahidiz. Çok 
çok çalıştı ve çalışıyor.Ayrıca iki alanda Anayasa ve Maliye konusunda Profesör,İktisat 
konusunda doçent olması,İslami konulardaki derin bilgisi,tüm teşkilatlatın çalışmalarında yol 
gösterici bir etkendir. Allah razı olsun kendisinden. Tabii Hocamın konumu daha farklıydı. 
Hocamın konumu davayı oluşturan bir lider konumdur. O’nun konumu daha çok farklı ama 
doğru söylüyorsunuz genel başkanımız da profesördür. Bir hukuk profesörü, Anayasa 
profesörüdür. Bu açıdan bir siyasi partiye katkısı çok önemlidir. Erbakan hocam ise teknik 
profesördü.  Muazzam bir zekası vardı. Bunu herkes kabul ediyordu.Erdal  İnönü bile bu 
noktada kabul etmişti.  Bizim ilme önem vermemiz, inancımızdan kaynaklanıyor. Bizim 
inancımızda, “İlim nerdeyse gidin bulun alın gelin” düsturunu benimseriz. Öyle bir 
medeniyetin sahibiyiz ki matematiğinden, astrolojisinden, fiziği ve kimyasına kadar hepsi 
bizim elimizde doğmuştur. Maalesef başkaları almış geliştirmişler ve bize satar hale 
gelmişlerdir.
Sayın Asiltürk, Yasin Hatiboğlu ve Oğuzhan Asiltürk gibi iki değerli insanı yakinen 
tanıma, ailelerinin içinde bulunma şansına sahip oldunuz. Her ikisi de ülke yönetiminde 
söz sahibi olmuş, çok değerli devlet adamlarıdır. Onların hakkında ne söylemek 
istersiniz?
Hem Yasin babamı hem de Oğuzhan babamı yakinen tanıyor olmak, ailelerinin içinde 
bulunmak benim için Allah’ın büyük lütuflarından biridir.Hatiboğlu ailesiyle değerin ileri 
manada hayata hazırladığı bir insanken, 1993 senesinde dahil olduğum Asiltürk ailesiyle 
olgunlaştı.Oğuzhan babamdan çok şey öğrendik. Hem hayatımıza yön verme hem de İslami 
çizgide durma konusunda kendisinden çok şey öğrendim. Dava yolunda mücadelenin nasıl 
yapılacağı noktasında büyük katkıları oldu bana ve çocuklara.Kendisi İslamı çok hassas 
uygulayan biridir. Her zaman İslami çizgide olma noktasında çok ciddi bir mücadelesi 
olmuştur. Ayrıca hem teşkilatta çalışan kardeşlerimiz olsun hem de aile içerisinde olsun 
bizlere bu açıdan büyük destekti. Milli Görüş çizgisinden çıkmadan devam etmemizin en 
büyük sebeplerinden biridir. 
Sayın Asiltürk son sorumuzun cevabının uzun sürebileceğini tahmin ediyor ve kısa 
tutmanızı istirham ederek diyoruz ki, “İstanbullulara, Türkiye’ye hatta Yozgat ve 
Malatya’ya bilhassa gençliğe ve hanımlara ne gibi bir mesajınız olacak?
Başta da belirttiğiniz gibi sırf bu soru için herhalde bir üç saat aralıksız konuşmam gerekecek. 
Ancak kısa tutmaya çalışarak cevap vereyim. Başta ifade ettiğim gibi 3 önemli hedefimizi 
tekrar hatırlatmak istiyorum. Seçmenlerimize, aziz milletimizin evlatlarına şunu ifade etmek 
isterim. 76 milyonun birlik beraberlik, kardeşlik ve refahını tesis etmek için çalışıyoruz. 
Bizim amblemimiz de hilal vardır. Hilal aydınlığı ifade eder. 5 tane yıldız da sevgi-barış-
kardeşlik, insan hakları, özgürlükler,adalet, refah ve izzet’tir. Geçen seçime kadar ekonomiyle 
alakalı hiçbir parti ortaya bişey koymaya cesaret edemiyordu. Biz koyduğumuz için onlar da 
ortaya bir şeyler koymaya başladılar. Mesela şimdi CHP’nin iki şeçimdir söylediği bir vaadi 
var. “Memura ve Emeklilere iki bayramda ikramiye vereceğiz” diyorlar. Biz bunu Fazilet 
Partisi zamanında söylüyorduk. Hatta Meclis’e bir önerge de vermiştik bununla ilgili olarak. 
Kabul edilmiş mi? Hayır kabul edilmemiş. Biz muhalefet görevimizi yerine getirmişiz. 
Ülkenin 13 yılında AKP iktidar ama ana muhalefette de CHP var. Ana muhalefet olarak bunu 
bugüne kadar neden akıl edememişlerdir. Muhalefetin görevi sadece iktidarı yıpratmaya 
çalışmak değildir. İktidara yol gösterme görevini yerine getirmemişlerdir. Türkiye’de 
maalesef muhalefet farklı algılanıyor. Muhalefetteki iktidarın alehine konuşmaktan başka bir 
iş yapmazmış gibi bir algı var. İşte biz bunu da düzelteceğiz. CHP, 13 senedir böyle bir 
önerge verseydi, AKP bunu kabul etmek zorunda kalacaktı. İşte yapıcı muhalefet budur. Biz 
onun için diyoruz ki “Saadet Partisi mutlaka Meclis’te olmalıdır” Yapıcı mualefet için, oroda 
yaşanan şeylerin halkın çıkarına çevirmek için, verilen önergeler halkın yararına mı zararına 
mı bunu kontrol etmek için Saadet Partisi Meclis’te olmalıdır. Biz bu ülkenin sigortasıyız. 
Bunu artık herkes biliyor. Bir köşe yazarı bizim hakkımızda şöyle yazmıştı: Türkiye’ye 
Saadet Partisi’nin verdiği en büyük şey iyilik. İyiliği öğretti bu topluma” İşte bu çok muazzam 
bişey.  Toplum tarafından sizin böyle görülmeniz kadar güzel bişey var mı? Şimdi muhim 
olan bu iyilik hareketini Meclis’e taşımaktır. Seçim zamanı ya da işte diğer yaptığımız 
çalışmalarda kimin kapısına gidersek gidelim bizi tanımayan yok. Bizi kabul etmeyen de yok. 
“Siz doğrusunuz haklısnız. Kesinlikle bunu doğru söylüyorsunuz. Anlattıklarınız ve 
yaptıklarınızı destekliyoruz.” Diyorlar. Ama Türkiye’de medya eliyle öyle bir şekilde beyinler 
durduruluyor ki, kendi düşüncelerini bu milletin düşünceleriymiş gibi gösteriyorlar. İnsanların 
bizimle alakalı hiç bir sıkıntısı yoktur. Herkes bunu biliyor. Kadın, erkek, genç veya yaşlı 
farketmez, bizim için 76 milyonun refah, huzur ve barış içinde yaşaması öncelikli konudur. 
Önceliğimiz, kardeşliğin tesisidir. Üretim ekonomisinin hayata geçirilmesi,  ahlaki manevi 
tahribatın önüne geçilmesi ve eğitim sisteminin yeniden yapılandırılması bizim yapmak 
istediklerimizdir. Bizim işimiz olumsuzlukları düzeltme noktasında çalışmaktır. Seçim 
beyannamemiz açıktır. Bunları partimizin resmi internet sitesinden daha detaylı olarak 
görebilirsiniz. Bu ülkenin 76 milyonluk nüfusuyla lider konuma gelmesi için çalışıyoruz. En 
önemli hedeflerimizden biri Türkiye’nin dış politikasındaki yanlışlarından kurtulmasıdır. Şu 
anda Türkiye bundan çok uzaklaşmıştır. Türkiye maalesef Amerika’nın, NATO’nun ve 
Birleşmiş Milletler’in güdümündedir. Tamamen onların emriyle hareket eden bir noktaya 
gelmiştir. Bunun tamamen önüne geçip İslam Birliği’ni kurmak en önemli hedeflerimizden 
biridir. İslam Birliği’ni kurmak demek, sadece İslam Dünyasını ayağa kaldırmak değil 
dünyadaki tüm mazlumları korumak kollamak demektir. Adil bir dünyanın kuruluşu için 
Erbakan hocamızın bize her zaman hedef gösterdiği ikinci Yalta konferansın gerçekleşmesi 
demektir. “Hadi bakalım ey Avrupa, ey Amerika, oturun karşımıza. Hadi bakalım, siz koyun 
ortaya, biz de koyalım ortaya. Herkese yetecek nimet var bu dünyada.” demenin yoludur 
İslam Birliği. Çünkü, Allah-u Teala, dünyayı yaratırken, her kulun ihtiyacına göre yaratmış. 
Herşey açısından bu dünya zengindir. Bu dünyanın tek problemi paylaşım problemidir. Önüne 
geçmek de ancak eşit şartlarda olacaktır. Dünyayı adil bir şekilde yönetmek istiyoruz. İslam 
Birliği demek, Afrika’da hergün 40.000 çocuğun ölmesinin önüne geçilmesi demektir. 
Hergün ekmek bulamayarak açlıktan ölen insanların önüne geçilmesi için İslam Birliği 
diyoruz. Tedavi edilemeyen hastalıklardan ölen çocukların önüne geçilmesi için çalışıyoruz. 
Bir şişme bota binerek, Akdeniz’de boğulan yüzlerce insanın hayatını kurtarmak için bunu 
istiyoruz. Cesedi kıyıya vuran küçük Aylin Kurdi için mücadele edersek, yarın bizim 
çocuklarımızın da başına buna benzer bir olayın gelmesinin önüne geçmiş oluruz. Amerikada 
fuhuş batağına düşmüş genç bir hanımefendinin de mücadelesini vermemiz gerekiyor. 
Avrupa’da uyuşturucuya sürüklenmiş gencin de mücadelesini biz vermek zorundayız. Benim 
üniveristeye giden iki tane evladım var. Ben de o insanlar gibi düşünerek onların acısını 
hissetmek zorundayım. Bütün bunları düşündüğümüzde hizmet için Saadet Partisi’ni neden 
seçmeyeyim? Yaşanabilir bir Türkiye, yeniden büyük Türkiye ve yeni bir dünya-adil bir 
dünya, Saadet Partisi’nin Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne girmesiyle olacaktır. Allah’ın 
izniyle bu seçimde baraj problemimiz yok. Bunu genel başkanımız da yetkililerimiz de çok 
açık ifade ettiler. Maalesef Türkiye’de adil olmayan bir baraj sistemi var. Ama Anayasa 
Mahkemesi’nin biliryorsunuz yeni yürürlüğe giren maddesinde kişisel başvuru hakkı 
var.Anayasa ile teminat altına alınan hakların ihlali için anayasa mahkemesine bireysel 
başvuruda bulunabiliyorsunuz.Seçme ve seçilme hakkıda anayasa ile güvence 
altındadır.Anayasanın serbest bıraktığı yasa engeleyemez.% 10 barajıda yasa ile önümüze 
konulan bir engeldir.Anayasa seçme ve seçilme hakkını teminat altına alıyor,yasa bunu 
engelliyor,bu ne yaman çelişki.Örneğin;Bir seçim bölgesinde 40 bin oy alan aday,partisi 
barajı geçemediği için meclise giremezken daha düşük oy alan meclise girebiliyor.Bu 
anayasanın teminat altına aldığı seçme ve seçilme hakkının ihlalidir.Bundan mağdur olan 
adayımız bireysel başvuru hakkını kullanarak hem kendi hakkına sahip çıkacak hem de 
seçmeninin seçme hakkına sahip çıkacak.Yani hakkını söke söke alacak inşallah. 
Mücadelemizi, vatanımız ve milletimiz için bütün mazlumlar için yapıyoruz. 
Sayın Asiltürk, bize zaman ayırdığınız için teşekkür ediyor ve son sözlerinizi almak 
istiyoruz.
Ben teşekkür ediyorum. Allah razı olsun. Bu vesileyle, bizi halkımızla buluşturduğunuz için 
ayrıca teşekkür ederim. Sizin gibi vicdan sahibi basın mensuplarıyla bütün zorlukları 
aşacağımıza inanıyor saygılarımı sunuyorum.                                                                             
PINARBAŞI HABER AJANSI (PHA)                                                                                                  
Not:Bu haberi yayınlamanızdan dolayı herhangi bir ücret talep etmiyoruz. 
Email:pinarbasihaberajansi@gmail.com Gsm.0(532)7789744
Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Avatar
ayilmazdirkerem 9 ay önce

çok faydalı bir yazı olmuş
https://goo.gl/8nauoy bir açıklamada böyle yayınlanmıştı

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.