Yeni doğan bir insanın zihni için boş levha, tabula rasa, değerlendirmesine ilk olarak Aristoteles’in De anima eserinde rastlanır. Aydınlanmanın İskoç filozoflarından John Lockedaha sonra bu kavaramı kullanmıştır. Bir ampirist olan John Locke için zihin doğuşta boş bir levhadır ve insan yaşadıkça deneyimleriyle onu doldurur. Locke bunu ileri sürerken de tam rahat değildir. Doğuştan belki bir şeylerin olabileceğini ama belirleyici olamayacağını da ifade eder. Onun ardılı sayılabilecek David Hume de bu felsefi kavramı yorumlayıp kullanmayı sürdürmüştür.
Günümüzde insan doğduğunda zihninin artık tabula rasa olmadığını biliyoruz. Genetik ve epigenetik aktarımlarla geçmişin deneyimlerinden izler vardır, tıpkı John Locke’un sezdiği gibi, ancak varsaydığından daha belirleyici olduğu da bir gerçektir.
Benliğimiz, geçmişimizin izlerini taşıyan doğumumuzdaki zihnimizle karşılıklı etkileşime giren deneyimlerimiz ile daha çocuklukta oluşurken, ergenlik ve gençlikte gelişip, pekişmekte, büyük oranda istikrarlı hale gelerek artık hayatımızın referansı görevini üstlenmektedir. Benliğin oluşumuna katkı sunan toplumsal iklim, etkilendiği değerler, yaşam biçimi, ekonomik ve sosyal koşullarla birlikte, mekân ve zaman üzerine yükselen hafızadır; hafızanın olmadığı yerde istikrarlı bir benlikten söz etmek mümkün değildir.
Benliğin toplum içindeki karşılığını kendilik olarak düşünebiliriz. İnsanın, doğuştan gelen mirasıyla, gerek içsel, gerekse doğa ve sosyal çevreden gelen dışsal uyaranların karşılıklı etkileşime girmesiyle oluşturduğu benliği, kendiliği; tabiatla, toplumla ve kendi kendiylekurduğu ilişkinin niteliğine göre de varoluşunu belirler.
Sosyal bir varlık olan ve tek başına hayatını sürdüremeyen insan, özne olmayla, toplumun içinde erimiş bir nesne olma arasında salınır durur. O nedenle ‘kendin ol’ sözü bir yandan insanlara çekici gelirken diğer yandan kaygı verici olabilir.
Benlik belirli bir istikrar kazandığında, diğer insanlarla ilişkilerde, toplumla işbirliğinde kılavuzluğu başarıyla sürdürebilmekte; insan, yaşamında kendi varlığını hissedebilmektedir. Kafa karıştıran istikrarın, değişmezlik sanılmasında ve yoran da benliğin iç ve dış dünyayla etkileşiminde eski yapısı üzerine biteviye yeniden kurulmasındadır.
İnsan bu dinamik ilişkide kendiliğini yok sayıp yaşantısını ‘ne istediği’ üzerine değil de ‘ne istendiği’ üzerine inşa ettiğinde varoluşunu şeffaflaştırmakta, biriciklik ve sosyal varlık olma arasındaki çatışmadan azade olarak rahatlamaktadır. Ta ki o zamana kadar oluşturduğu benliği isyan edene, varoluşu çığlığı basana kadar.
İnsan ‘ne istendiğini’ göz ardı etmeden ‘ne istediğini’ dikkate alır, ikisinin arasında bir denge kurabilirse ki buna uyum deniyor, hayatın içinde kendi olur ve kendi, kendini iyi hisseder, değerli hisseder. Ondan istenilenle, kendi istediğini uzlaştıramadığı zamanların çoğunda, çatışmanın getireceği duygusal yükleri göze alıp kendiliğini hissedecek kararlar alırsa yine kendi, kendini iyi hisseder, değerli hisseder.
İnsan, ‘ne istendiği’ne odaklanıp ‘ne istediğini’ görmezden geldiğinde; kendin olmanın yorucu olduğunu düşünüp, kendinden vazgeçip aşırı uyum gösterdiğinde, neler olabileceği sorusuna, Psikolog Ece Bahat’ın, Psychologytimes internet sitesinde yer alan yazısındaki cümlelerle yanıt verelim.
“Kendin olmanın yorucu olduğunun hissedilmesi, genellikle kişinin uzun süredir kendine bir alan açmadığının gösterir. Sürekli uyum sağlamak, duyguları bastırmak ve ihtiyaçları ertelemek, zamanla içsel bir tükenmişliğe yol açar. Bu tükenmişlik, kişinin kendine yabancılaşmasına neden olabilir. “Eskiden daha canlıydım” ya da “artık hiçbir şeyden keyif almıyorum” gibi cümleler bu yabancılaşmanın işaretleridir.”
Yazıyı yine onun cümleleriyle bitirelim.
“Kendin olmak yorucu değildir; kendin olmamak yorucudur. Ancak kendin olabilmek için önce kendini tanımaya, duymaya ve kabul etmeye ihtiyaç vardır. Bu süreç sabır gerektirir. İnsan, kendisiyle daha dürüst ve şefkatli bir ilişki kurabildiğinde, hayatın içinde daha az eforla var olabildiğini fark eder. Yorulmadan değil belki ama kendini kaybetmeden ilerlemek mümkün hale gelir.”
Çabaladığınızda bir bakarsınız mümkün hale gelir.
Nedim İnce
Altınoluk/ 25. 06. 2026
