Türkiye Yazarlar Sendikası Dünya Öykü Günü olan 14 Şubat’ta her sene bir öykü bildirisi yayınlar. Her yıl başka bir yazarın kaleme aldığı bildiriyi bu sene yazma görevi Behçet Çelik’e düşmüş. O da yazının başlığı olan başlıkla bir bildiriyi kaleme almış.
“Öykü kimilerine edebî türlerin en harcıâlemi gibi görünür; oysa görünen yüzeyinin altında keşfedilmeyi bekleyen nice âlem saklıdır. Uzaydaki başka dünyaları ya da öte dünyayı kastetmiyorum; her insanın biricik, kendine has bir âlemi olmasının sonucudur bu – içimizdeki saklı dünyaları da unutmamak lazım elbette. Her birimizin başkalarınınkinden farklı, benzersiz hikâyeleri, kendi hayatları var ve “Hayat” dediğimiz de bütün canlıların hayatlarının birlikte aktığı devasa bir nehirden başka bir şey değil. Hikâyelerimizi özgürce, canlı olmanın haysiyetine yakışır biçimde yazmamız, yaşamamız ise hayat nehrinde akanların arasında bizim de bulunmamızın, hatta bizzat nehrin ta kendisi olmamızın bir gereği.”
Öykünün önemini vurgulayan bu girişten sonra, Behçet Çelik, öykünün ne olduğu ile devam etmiş.
“İşte bizim bu hikâyelerimize çok özel biçimlerde –sözgelimi eğip bükerek, hayaller, düşler, oyunlar ekleyerek ya da gevezelik ederek yahut eksilterek– dokunulmasıyla edebî bir tür olarak öykü ortaya çıkar, yazılır. Evet, bir yanıyla hikâyelerimizin biricikliğinin altının çizilmesidir, ama bundan çok fazlasıdır. Öykü, küçük bir parçada hem bütünün hem de o bütündeki başka parçaların barındığını, birlikte aynı evrende var ve etkileşim içinde olduklarını duyurur bize. Öykünün yüzümüze tuttuğu aynadan başkalarına ait, zamanın ve zeminin yansıma ve yanılsamalarıyla iç içe geçmiş, kırık ve çoğul görüntüler yansır; ama biz kendimizi de görür gibi oluruz. Bu karşılaşma sırasında, bile isteye ya da farkında olmadan sakladıklarımızı ele verdiğimizi fark ederiz, başkalarına değilse bile kendimize sobeleniriz, şaşakalır ya da dehşete kapılırız; kiminde kararır kiminde ferahlarız. Öyle ya da böyle, bizi okurken derinden çarpmış, izi kolay silinmeyecek bir bakışmada takılıp kaldığımızı hissederiz.”
Aslında insanların hikaye anlatan varlıklar olduğunu biliyoruz. Sosyal bir varlık olarak bir arada yaşamayı, işbirliği yapmayı, üstelik çok büyük sayılarla ve birbirlerini doğrudan tanımadan da, anlattıkları ve inandıkları hikayeler sayesinde başardıklarını da biliyoruz.
İşte insanın sözle başlayan, önce söz vardı, hikaye anlatma özelliğinin bir mirası olan öykünün edebi kökeni, MS 2. yüzyılda ortaya çıkmış olan Pançatantra adlı Hint anlatılarından esinlenerek İtalyan yazar Boccacio’nun yazmış olduğu Decameron adlı öykü kitabı kabul edilir. Öykü zaman içinde edebiyatın önemli yazım türlerinden biri olmuş, yazarlar kendi hallerini, insanlık hallerini kısa ve vurgulu metinlerle gözler önüne sermiştir; kah durumu ve duyguları öne plana çıkararak, kah olayları… Daha yetenekli olanlar da her ikisini harmanlayarak…
Behçet Çelik öykünün günümüzde ne yaptığını anlatarak bitirmiş bildiriyi ve bu yazıyı da bitirmiş olsun.
“Gerçeklerin üstünün göstere göstere örtüldüğü, tekdüze, tek tip hayatların dayatıldığı, farklılıkların yok sayıldığı, insanlara sadece ayakta kalmalarına yetecek koşulların layık görüldüğü, güçlülerin önü sonsuzca açılırken onların zulümlerine, haksızlıklarına karşı durmak için yan yana gelmeye çalışanların önüne sayısız engelin çıkartıldığı, bu şekilde canlılığımıza ve haysiyetimize sürekli ve farklı yollarla kastedilen günümüz dünyasında, öykü, biricikliğimize yaptığı vurgunun yanı sıra hayal gücümüze, sezgilerimize güvenmemizi salık veren, yeniliklere açık olmayı, yaratıcılığı özendiren bakış açısıyla canlı olmanın türlü çeşit hallerini, inişli çıkışlı ritimlerini bize hatırlatıyor; çok yüksek perdelere çıkmayan, derinlerden, diplerden, karanlıklardan geçerek geldiğini duyuran bir sesle yaşıyor olmanın vazgeçilmez, teslim edilemez haysiyetinin diri kalmasını sağlıyor.”
Nedim İnce
Ayvalık/ 20. 02. 2026